TurkMuhabbet TurkMuhabbet
TurkMuhabbet

TurkMuhabbet

TurkMuhabbet, Sohbet, Chat, Muhabbet Sitesi

Sohbet Odaları

TURK Tarihcesi milattan önceye dayanmaktadır. Dünya cografyasında geniş alana dagılan Turkler teknolojinin gelişip iletişim kurulma aşamasında Turkler yine kendine ayrılan yerde hazır oldular. Biz turkmuhabbet olarak IRC de Chat, Muhabbet, Sohbet, Radyo yeni teknoloji ile kurulan sitemize mobil andrid, iphone, ipad, tablet, bilgisayar ile internetin oldugu her ortamdan ulaşma imkanı var. Turkmuhabbet sanal alem de irc alanın da modern farklı tarzıyla uzmanlar tarafından siz internette muhabbet severlerin hizmetine sunuldu. TurkMuhabbet'in bagımlı müptelası olacagınızı garanti ediyoruz. Haydi durma sende katıl Turk Muhabbet Ortamına..

Turkmuhabbet Sohbet Odaları

SOHBET Aslında her şey; insanı, hem diğer tüm canlılardan ayıran, hem de evrendeki bilinen en ayrıcalıklı canlı statüsüne yükselten ‘düşünebilme’ yeteneği ile başladı. Hatta modern felsefenin babası ve analitik geometrinin kurucusu olan Rene Descartes’e göre varlığın kanıtıydı düşünmek. Ve “düşünüyorum o halde varım..!” Demişti. Gerçi Sokratesin öğrencisi olan Platon; “kimse sana yoksun demedi ki” diyerek belki de tüm zamanların en sağlam kapağını yaptı Descartes’e, ama yine de eğer insan besin zincirinin tepesindeki kral ise, tacının da ‘düşünebilme’ olduğu gerçeği değişmedi. Değişmeyecek. Bununla birlikte düşünce, kapına sığmayan ve yalınlığı, yalnızlığı sevmeyen bir olguydu. Paylaşılmak, bilinmek, yayılmak, kabul görmek ve başka düşünceler ile birleşerek güçlenmek isteyen düşüncenin tüm bunları gerçekleştirmek için ihtiyacı olan tek bir şey vardı ki. O da İLETİŞİM..! İnsanın, kenarları keskin bir taşla yaptığı ilk aletten başlayarak Mars gezegenine yollanan bir keşif aracına kadar devam eden medeniyet yolculuğunun temel itiş gücü, işte bu iletişim oldu ve aynı hızla elindeki alet gibi, zihnindeki düşünceleri aktarma yolları da gelişti. İnsan bu konuda gerçekten çok yetenekliydi ve her zaman iletişimin bir yolunu buldu. Önce kısıtlı sayıdaki sesle yaptılar bunu. Mimikler ile süslediler, elleriyle ve vücutlarıyla yaptıkları işaretleri eklediler. Sürekli yeni diller ürettiler. Tabi ki de yetmedi ve düşüncelerini yazmak istediler gelecek nesillere aktarmak için. Mısırlılar küçük resimlerden oluşan hiyerogliflerle yaptı bunu. Çivi yazısını kullandılar. Aynı zaman diliminde ama uzaklarda olan insanlarla iletişim kurmak için Kızılderililer dumanı kullandı. Hayvanlardan yardım aldılar; eğittikleri kuzgunların, güvercinlerin ayaklarına bağladıkları küçük mesajları gönderdiler birbirlerine. Nokta ve çizgilerden oluşan Mors alfabesini icat ettiler. Binlerce direk dikip kilometrelerce tel döşeyerek telgrafı kullandılar. Telefonu, radyoyu ve televizyon yayınını icat ettiler. Birbirleri ile konuşurken gözlerinin içine baktılar. Birbirlerinin arkasından konuştular. Kahve ve çay seremonileri ile kutsallaştırdılar iletişimlerini. Eğlenceler tertipleyip, saatler süren içki ve yemek sofraları kurdular. Bazen yüksek bir yere çıktılar konuşurken. Bazen uzak mesafelere ulaklar gönderdiler. Böylece iletişimin temeli olan konuşmayı, duygu ve düşünce aktarımı her zaman devam etti. Ve yukarıda verilen örneklerde olduğu gibi iki şekilde oldu bu; ya yüz yüze anında, ya da uzaktaki biriyle, mesafenin ve mesajın iletim zorluğuna göre değişen bir zaman araya girerek. Kişinin, kendisi olarak uzaktaki ya da yanındaki biriyle konuşması eylemi değişmeksizin binlerce yıl böyle devam etti. Ta ki ‘internetin’ keşfine kadar. Şimdi ki anlamıyla ilk olarak 1960’ lı yıllarda kullanılmaya başlanan internet, ilk olarak 1986 yılında Türkiye’ye giriş yaptı. Biraz dünyanın gerisinden gelsek de, 1990’ lı yıllarda, tüm Dünya da olduğu gibi bizim ülkemizde de hızla yayılmaya başlayan internet; konuşmanın ve sohbetin evrim geçirmesine sebep oldu. Peki neydi bu evrim? İnternete kadar ister yanınızdaki, ister uzaktaki biriyle kendimiz olarak iletişim kurardık. Kendi adımızla. Kendi kişilik, karakter ve ederlerimizle. Ama artık buna gerek yoktu. İlk olarak 1995 yılında ülkemize giren mIRC, yani IRC sunucularına bağlanılarak yapılan ve Chat adıyla bilinen sohbet şekli, inanılmaz bir talep gördü. Çünkü artık bir ekranın başına geçerek ve bir klavye kullanarak istediğin kişi olabiliyordun. Ve böylece anladık ki; insanların, olduğu kişi haricinde bir de olmak istediği kişi var. Tabi ki de sohbet odaları bu kadar ilgi görmesinin tek sebebi hayali karakter tutkumuz değildi sadece. Rahatlıktı. Çünkü biriyle yüz yüze konuşmak, konuşurken onun gözlerinin içine bakmak kolay değildi. Ayrıca konuşurken, söylediklerini etkileyen bir çok faktör vardı ve bunlardan en önemlisi ise görünüştü. Elbette ki kime sorsak, “asıl önemli olanın dış görünüş olmadığı, önemli olanın; kişinin karakteri olduğuna” dair ahlaki ve vicdani bir ifade de bulunur. Ve bu doğrudur da. Ancak insan beyninin dış Dünya’ ya açıla n pencereleri gözleridir ve dış Dünya ile ilk iletişimi görerek sağlar. Bu yüzden önce aşılması gereken bir ‘görünüş’ duvarı vardır. Sohbet odası İşte Sohbet Siteleri bize bu duvarı, engeli ortadan kaldırma fırsatı verdi. Çünkü biriyle yazışarak konuşurken üzerimizdeki kıyafetlerin önemi yoktu artık. Klavyenin başında atletimiz ve pijamamız ile oturuyor olabilirdik. Saçlarımız dağınık olabilirdi. Dişlerimizi fırçalamamış ya da bir kaç gündür duş almamış olabilirdik. Şivemizin ve bazı kelimelerin telaffuzunu doğru yapamıyor olabilirdik. Bir önemi yoktu bunların. Bu engelleri aşıp, birinin içinde bir yerlere dokunabilirdik. Bu materyal gereklilikler ilk adım olmaktan çıkıp, sonraki düşünecek şey olmuştu. Ayrıca kendimizin ilk kayıtlı tanıtım aracı olan ismimizi biz seçebilirdik. Annemizin, babamızın ya da her hangi bir başka aile büyüğümüzün verdiği ismin dışında bir isim. ‘Komik çocuk’ diyebilirdik kendimize, ‘pamuk prenses’ olabilirdik. ‘polis’, ‘asker’ hatta ‘astronot’ bile olabilirdik. İşte Sohbet, bize bu imkanları verdiği için ‘Sohbet Siteleri ’nin’ patlamasına sebep oldu. Tabi ki de iş için ya da uzaktaki yakınlarımızla hemen anında bağ kurabilmek gibi gereklilik amaçlarıyla da kullanıldı. Ama asıl sahiplenilmesinin sebebi, bize bir şans yaratması, ilk fırsatı vermesiydi. mIRC A yine de bir sorun vardı mIRC için. Bize ilk fırsatı verse de, devamlılık konusunda büyük sıkıntıları vardı. Çünkü insan temel olarak her zaman daha fazlasını ve devamını isteyen bir canlıydı. Ancak bir önceki gün çok keyifli bir sohbet geçirdiğin kişiyi, bir sonraki gün bulamıyordun çoğu zaman. İşte tam bu noktada hayatımıza MSN girdi. İlk versiyonu 1999 yılında çıkan MSN, Türkiye de 2001 yılından sonra yaygınlaşmaya başladı. Ve artık mIRC ortamında tanıştığımız, ilk adımı attığımız biriyle devamlı olarak iletişimde kalmak için, onun MSN adresine ihtiyacımız vardı. Bir kızın ya da erkeğin MSN adresini almak veya onun size vermesi; telefon numarasını vermesi hatta ilk buluşmayı kabul etmesi anlamına geliyordu. Ancak bir sorun vardı. Çünkü çoğumuz mIRC aşamasında kendimiz değil, olmak istediğimiz kişi olmuştuk. Şimdi ise adresimiz belliydi ve yeniden kendimiz olmamız gerekiyordu. İşte tam da burada, yeniden; “aslında önemli olan dış görünüş değil, karakterdir” olgusu devreye girdi. Ve böyle cümleler duymaya başladık; “ya aslında gözlerim mavi değil benim ama mavi olmasını çok isterdim ve o yüzden ilk tanıştığımızda öyle dedim. Buralara kadar geleceğini düşünmemiştim hiç. Artık sana yalan söyleyemem.” Evet artık yalan söyleyemezdik.
Mobil Sohbet sitelerinin Farkı
Skype ile kamera açabiliyor ve birbirimizi görebiliyorduk. Ki zaten MSN ile birlikte internet cafeler de yapılan Chat Siteleri evlere, odalarımıza taşınmaya başladı. Bunun sebebi ise; evinde bilgisayarının olması, bir statü belirleyicisiydi. Hatta çok kısa süre, televizyonun ilk piyasaya girdiği yıllarda olduğu gibi, bilgisayarı olmayan bilgisayarı olanın evine gitti. Ama bu çok sürmedi, çünkü hem bilgisayar daha kolay elde edilebilir bir şeydi, hem de televizyon gibi genel değil, kişiye özel bir aygıttı. Mobil Sohbet ile pembe yalanlarımız gerçeğe doğru geri dönüş yapsa da, yine de bazı kurnazlıklarımıza devam ettik. Sonuçta bir rapçinin de dediği gibi; “yalanın rengi olmaz, o senin pembeliğin.” Masa üstü bilgisayarlar alındı, kameralar takıldı ve bu kez kameranın baktığı açıyı boyadık pembe yalanlarımızla. Sevdiğimiz şarkıcı ya da oyuncunun posterini astık. Havalı görünmek için havalı kitaplar dizdik arkamızdaki raflara. Odanın hatta evin tamamı başka bir dünya iken, kameranın baktığı yer bambaşkaydı. Kabul edelim, mobil chat açtığında üstüne en sevdiği kazağı, gömleği ya da tşörtü giyip, altına eşofman giyenleri de duyduk. Ve en sonunda MSN de yetmemeye başladı. Çünkü iletişim kuracağımız insanı bizim bulmamız gerekiyordu. Oysa o bizi bulabilirdi ve böylece kameranın baktığı açıdaki gibi kendi alanımızın olmasını istedik internet dünyasında. Böylece hayatımıza ‘myspace’, bloglar ve kendi web sitelerimiz girdi. Bunlar eğitim, ticari ve bilgi paylaşma amacıyla kullanıldığından belki de daha fazla, karşı cinsi etkilemek için de kullanıldı. Artık kendi dünyamızı yarabiliyor ve başka insanların bizim iç dünyamızın bu dışa yansımasını beğenmesini bekliyorduk. Hoşumuza da gitti bu. Ancak fazla uzun sürmedi, çünkü o geldi. FACEBOOK..! Şubat 2004 yılında Mark Zuckerberg tarafından, başta sadece Harvard Üniversitesi öğrencilerinin kayıt olduğu bir web sitesi fikriyle ortaya çıktı ilk olarak Facebook. Kısa sürede üniversitedeki öğrencilerin üçte ikisi siteye kayıt oldu ve hemen arkasından diğer üniversitelere yayıldı ve sonra durdurulamaz bir şekilde tüm Dünya’ ya. Peki neydi Fecebook’ un böylesine hızlı bir şekilde yayılmasına sebep olan? Tabi ki de ilk sebebi hızla gelişen teknolojinin daha kolay ulaşılabilir hale gelmesi ve bireysel bilgisayar kullanıcılarının her geçen hızla artması en temel sebepti. Bununla birlikte aradığımız herkes oradaydı, parmaklarımızın ucunda. İlk okul arkadaşımız, ilk aşkımız, yıllardır görmediğimiz akrabalarımız, eski patronumuz veya iş arkadaşımız, yıllar önce taşındığımız şehirdeki komşumuz ve hayatımızda tanıdığımız ama bir şekilde kaybettiğimiz herkes oradaydı. Sadece bu değildi tabi, tanımadığımız ama ortak ilgi alanlarını ve zevkleri paylaştığımız insanlarda oradaydı. Motor tutkunları, klasik araba sevenler, bizimle aynı şarkıcı ya da oyuncuyu sevenler, aynı tarz filmleri izleyip, aynı tarz yazarları takip edenler, dövme sevenler, aynı inanca sahip olduklarımız, aynı oyunları oynayanlar ve hatta aynı şeylerden nefret ettiklerimiz. İşte bu tekil iletişim ve sosyal gruplaşma, ‘sosyal medya’ denilen yepyeni bir Dünya yarattı bize ve bu yeni Dünyanın akıl almaz bir hızla yükselmesine sebep olan ise; interneti yanımızda taşımaya başlamamız oldu. Akıllı telefonlar..! Artık internete erişim için evimizdeki veya iş yerinizdeki ya da internet cafelerdeki masa üstü bilgisayarlara ihtiyacımız yoktu. İnternet, yani başka bir ifadeyle tüm Dünya elimizin, avucumuzun içindeydi. Ki zaten, o her köşe basında olan ve evlerimizdeki köşelere kurulan internet cafe ve masa üstü bilgisayarların sonunu da, bu küçük aletler getirdi. Şimdi mi? Artık sosyal medya ve sanal iletişimin gücü hesaplanamaz bir seviyede. Sosyal medya platformlarının mali değerleri, en büyük şirketler arasında. Etkisi, devletler üstünde. Amerika gibi dünya süper gücü olan bir ülkenin dahi başkanlık seçimlerini manipüle edebilecek bir güçte. İki insan arasındaki en basit eylemlerden biri olan konuşarak iletişim, şimdi tüm dünyanın en karmaşık ve en güçlü yapısı. İnsanların fiziksel anlamda karşılıklı olarak konuştuğundan çok daha fazla zamanı, sosyal ortamlarda yazışarak ve içerik paylaşarak geçirdiği bu yeni dünya bize neler getirir bilmek be tahmin etmek çok güç. Biz yine, en temel hakiyle iletişim kurmaya ve konuşmaya devam edeceğiz. Neler olacağını ise zaman gösterecek

Devamını Oku